Makale

Para Var, Zaman Yok: Avrupa'nın Savunma Açığı

Avrupa'nın sorunu para değil üretim hızı ve ölçek. Türkiye İHA ve mühimmatta tamamlayıcı; SAFE kapıyı ihracata değil ortak üretime açıyor.

Para Var, Zaman Yok: Avrupa'nın Savunma Açığı

Avrupa'nın sorunu fabrika hızı; Türkiye bu açığın ortasında. Ama kapı ihracata değil, ortak üretime açılıyor

4 Şubat 2026'da Çek savunma grubu CSG ile ASELSAN bir anlaşma imzaladı. Anlaşmayla birlikte bir araç da tanıtıldı: ASELSAN'ın çok alçak irtifa hava savunma sistemi KORKUT, Çek yapımı bir Tatra 6×6 kamyonunun üzerinde.

Türk taret, Çek şasi.

Asıl haber ise kamyonun kendisi değil, üretileceği yerdi. İki şirket Avrupa Birliği içinde bir ortak girişim kuruyor ve sistemin üretimini Çekya ile Slovakya'daki tesislere taşımayı planlıyor.

İlk bakışta tuhaf bir tercih. Türkiye'de kendi hattında üretilen, sahada denenmiş bir sistemi neden başka bir ülkenin fabrikasına taşırsınız? Onu doğrudan satmak daha kolay olmaz mıydı?

Bu sorunun cevabı, bugün Avrupa savunmasının geçtiği dönüşümün tamamını içinde taşıyor. Avrupa'nın sorunu artık para değil, üretim hızı ve ölçek. Türkiye tam bu açığın ortasında duruyor. Ama Avrupa kapısını doğrudan satışa değil, ortak üretime açıyor. Ve o kapıdan geçmenin bir bedeli var.

Para yetiyor, fabrika yetmiyor

Rusya 2024'te Ukrayna'da yaklaşık 700 bin askerle savaştı. Aynı yıl 1.500 civarında tankı ve 5.700 zırhlı aracı ya üretti ya da elden geçirip yeniden kullanıma soktu. Uzun menzilli dolanan mühimmatta çıktısı iki yıl içinde beş katını aştı.

Avrupa'nın bu tabloya ilk cevabı bütçe oldu. Kıtanın askerî harcaması 2025'te bir yılda yüzde 14 büyüdü. Avrupa Birliği üyelerinin toplamı 418 milyar avroyu buldu; 2026 için beklenti 454 milyar. NATO üyelerinin çoğu yüzde 2 hedefini ilk kez 2024'te yakaladı ve ittifak Haziran 2025'te Lahey'de çıtayı 2035 için yüzde 5'e taşıdı.

Buradan kolay bir sonuca varılabilir: Avrupa yıllarca düşük yatırım yaptı, şimdi parayı artırıyor; açık zamanla kapanır.

Bu sonuç yanlış değil ama eksik. Çünkü para bir sipariş formuna dönüşebiliyor, bir hava savunma bataryasına ise ancak yıllar içinde. İsveç'in IRIS-T SLM alımı da Almanya'nın Arrow 3 programı da aynı şeyi gösterdi: modern bir sistemin sözleşmeden sahaya çıkışı birkaç yıl sürüyor.

Avrupa'nın büyük ölçekli bir çatışmada caydırıcı olabilmesi için yapılan bağımsız hesaplar da aynı yere çıkıyor. En az 1.400 tank. 2.000 piyade savaş aracı. 700 topçu sistemi. Doksan günlük yoğun bir çatışma için yaklaşık bir milyon adet 155 mm top mermisi. Ve her yıl binlerce uzun menzilli insansız hava aracı.

Bu bir bütçe listesi değil, bir fabrika listesi.

Avrupa'nın bugün sorduğu soru da bu yüzden değişti. Mesele ne kadar harcandığı değil, harcanan paranın ne kadar hızlı sahaya çıkabilen bir kabiliyete dönüştüğü.

Açık nerede duruyor?

Avrupa'nın savunma sanayii zayıf değil; bunu baştan söylemek gerekiyor. Fransa, Almanya, İtalya, İspanya ve İsveç savaş uçağından denizaltıya, tanktan radara kadar hemen her şeyi üretebiliyor. AB ülkeleri toplamda dünya büyük silah ihracatının yaklaşık dörtte birinden fazlasını karşılıyor. Avrupa'nın belirgin açığı savaş uçağı, fırkateyn veya radar üretme kapasitesinde değil. Deniz tarafında sanayi sağlam; sorun yalnızca gemilerin yavaş yapılması.

Açık, başka bir yerde. Son iki savaşın, Ukrayna'nın ve İran'ın, öğrettiği şey şu oldu: İnsansız hava araçları ile balistik füzeler artık aynı saldırı paketinin içinde geliyor. Hava savunması bir teknoloji yarışı olmaktan çıktı; maliyet, hacim ve dayanıklılık yarışına döndü. Ucuz bir İHA'yı pahalı bir füzeyle düşürmek bir kez işe yarar. Yüz kez yaramaz.

Avrupa'nın zorlandığı alanlar tam da bu yarışın hızlı tükenen kalemleri. Füze savunmasında ucuz önleyici. İHA'ya karşı savunma. Orta irtifada uzun süre havada kalabilen insansız hava araçları. Dolanan mühimmat. Uzun menzilli topçu roketleri ve taktik balistik füzeler. Ve hepsinin altında yatan ortak sorun: mühimmat stoku ve onu yeniden doldurabilme kapasitesi.

Bu tespit dışarıdan yapılmış bir eleştiri değil; Avrupa bunu kendi belgelerine yazdı. AB'nin 2024 savunma değerlendirmesi, ulusal çabaların tek başına yetmediğini kayda geçirdi. On sekiz üye ülke İHA savunmasını, kara konuşlu hava savunmasını ve mühimmatı ortak alımla kapatmak istediğini bildirdi. En az on yedisi dolanan mühimmat taleplerini birleştirmeye niyetliydi. Avrupa Komisyonu'nun "Hazırlık 2030" çerçevesi de aynı başlıkları öncelik listesinin en üstüne koydu.

Gümrük kayıtları da farklı bir hikâye anlatmıyor. 2021'den sonra Avrupa'nın dışarıdan aldıkları arasında omuzdan atılan hava savunma füzeleri, çok namlulu roketatarlar, füze önleyiciler, dolanan mühimmat ve silahlı İHA'lar öne çıkıyor. Kıta, kendi üretiminin yetmediği bazı kritik alanlarda dışarıdan tedarik ediyor.

Türkiye'nin elindeki hat

Aynı yıllarda Türkiye'de başka bir şey oluyordu.

2020'de Türk savunma sanayiinin ihracatı 2,3 milyar dolardı. 2025'te 10,1 milyar dolar oldu. Beş yılda dört katından fazla. 2020'de dünyanın en büyük yüz savunma şirketi arasında tek bir Türk firması vardı; bugün beş tane var. Bunu Defense News Top 100 yazımızda ayrıntılı işlemiştik.

Ama Avrupa'nın açığıyla konuşurken asıl önemli olan satılan ürünün çeşidi değil, üretilebilen miktar. Rakamlar burada daha çarpıcı.

Baykar'ın desteklediği Skydagger, FPV kamikaze İHA'da yıllık 120 bin adetlik üretim kapasitesine ulaştığını açıkladı. Günde üç yüzü aşkın.

BMC'nin yeni ALTAY tesisi yılda 96 tanka kadar üretim için tasarlandı. Haftada neredeyse iki tank.

Yedi İstif sınıfı fırkateyn, üç ayrı özel tersanede aynı anda inşa ediliyor. Gölcük'te ise altı Reis sınıfı denizaltının üretimi sürüyor. TUSAŞ 2034'e kadar yaklaşık 1.500 askerî hava platformu üretmeyi hedefliyor; bunların 600 kadarı İHA.

Füzede de tablo benzer. Füze ve roket üretiminde yerlilik oranının yüzde 90'ı aştığı açıklandı. Avrupa'daki NATO üyeleri arasında kendi balistik füzesini bağımsız olarak geliştirebilen yalnız iki ülke var: stratejik sınıfta Fransa, taktik ve operasyonel sınıfta BORA ve TAYFUN ailesiyle Türkiye. Diğer müttefiklerin envanterindeki balistik füzeler büyük ölçüde Amerikan yapımı.

Bu büyüme ülkenin içinde de iz bırakıyor. Savunmayla ilişkili faaliyetler son yıllarda Türkiye'nin yüksek teknoloji imalatında üretilen katma değerin yaklaşık yarısını ya da daha fazlasını oluşturuyor. Başka bir deyişle savunma sanayii artık yalnızca bir sanayi kolu değil, ülkenin teknoloji ekonomisinin taşıyıcı sütunlarından biri.

Bütün bu rakamları tek cümleye indirmek mümkün: Türkiye'nin avantajı artık yalnız neyi üretebildiğinde değil, ne kadarını ve ne hızla üretebildiğinde.

Ve Avrupa'nın açığı da tam olarak orada.

Örtüşme her yerde aynı değil

Avrupa'nın ihtiyaç listesi ile Türkiye'nin kapasitesi üst üste konduğunda kusursuz bir oturma çıkmıyor. Bazı yerlerde iki parça tam birbirine geçiyor, bazı yerlerde arada boşluk kalıyor, bazı yerlerde ise hiç temas yok. Aşağıdaki sınıflama resmî bir değerlendirme değil; bizim okumamız.

En güçlü örtüşme iki alanda.

Birincisi insansız hava araçları. Avrupa'nın burada açığı büyük, Türkiye'nin kapasitesi hem kanıtlanmış hem ölçeklenmiş. Üstelik avantaj tek bir uçakta değil; keşfi, hassas mühimmatı, elektronik harbi ve entegrasyon bilgisini bir araya getiren bir ekosistemde. SİHA alanında Türk ürünleri Avrupa'ya zaten girdi: Baykar ile Leonardo'nun İtalya'da kurduğu LBA Systems bunun en somut örneği.

İkincisi mühimmat. Avrupa'nın en acil saydığı kısıt bu. Türkiye'de ise silah, mühimmat ve füze, savunma sanayiinin en çok ciro ve en çok ihracat üreten kolu. 2025 ihracat sıralamasının zirvesinde bir mühimmat şirketinin, ARCA Savunma'nın oturması tesadüf değil.

İkinci halkada örtüşme var ama seçici. İHA'ya karşı savunmada ASELSAN'ın GÖKBERK, İHTAR ve ŞAHİN sistemleri ile Roketsan'ın ALKA'sı elektronik harbi, yönlendirilmiş enerjiyi ve akıllı mühimmatı farklı katmanlarda bir araya getiriyor. Avrupa'nın binlerce ucuz tehdide karşı binlerce ucuz cevaba ihtiyacı var. Dolanan mühimmatta STM'nin KARGU ve ALPAGU'su sahada denendi; Baykar'ın KEMANKEŞ ailesi kabiliyeti küçük seyir füzesi sınıfına taşıyor. Hava savunmasında Türkiye'nin KORKUT'tan HİSAR'a, oradan SİPER'e uzanan katmanlı bir portföyü var; ama Avrupa'nın üst segment hava ve füze savunması zaten yerleşik. Türkiye'nin gerçekçi katkısı bütün mimariyi değil, stoğun en hızlı eridiği katmanları beslemek.

Üçüncü halka ya uzun vadeli ya da sınırlı. Uzun menzilli atışta Türkiye'nin portföyü genişliyor: SOM, KARA ATMACA, ÇAKIR, TAYFUN. Mayıs 2026'da SAHA fuarında 6 bin kilometre menzil açıklamasıyla tanıtılan YILDIRIMHAN ise bugün itibarıyla doğrulanmış bir operasyonel sistem değil; uzmanlar onu bir konsept ve hedef olarak okuyor. Bu alan Avrupa için yarının çözümü değil, belki öbür günün işbirliği. Savaş uçağı ve deniz platformlarında Avrupa'nın sanayi açığı daha sınırlı.

Ve bir alan var ki orada örtüşme tersine işliyor: motorlar. Çünkü orada açık Avrupa'da değil, Türkiye'de. Buna döneceğiz.

Kapıdaki kural

Kâğıt üzerinde bu tablo Türkiye için cazip görünüyor. Ama bir sanayinin başka bir kıtanın ihtiyacına cevap verebilmesi, o kıtanın kapısından içeri girebileceği anlamına gelmiyor.

Kapıda bir kural var. Adı SAFE.

SAFE, Avrupa Birliği'nin üye ülkelere savunma alımları için sağladığı 150 milyar avroluk uzun vadeli kredi mekanizması. 2030'a kadar 800 milyar avroyu aşan bir savunma harcaması hedefleyen "Avrupa'yı Yeniden Silahlandır" planının omurgası. Yanında daha küçük iki program daha var: ortak araştırmayı destekleyen Avrupa Savunma Fonu ve üretimi hızlandırmayı amaçlayan Avrupa Savunma Sanayii Programı. Ama para asıl SAFE'te.

SAFE'in iki kuralı, Türkiye'nin önündeki denklemi değiştiriyor.

İlki bir oran: SAFE'le finanse edilen bir ürünün maliyetinde, AB ve yakın ortakları dışından gelen bileşenlerin payı yüzde 35'i geçemez. Pratikte bu, bir Türk ürününün Avrupa'da SAFE parasıyla alınabilmesi için büyük ölçüde Avrupa'da üretilmesi gerektiği anlamına geliyor.

İkincisi bir yetki: Hava ve füze savunması, İHA ve İHA'ya karşı savunma, yapay zekâ ve elektronik harp gibi kalemlerde SAFE, ürünün tasarım yetkisinin AB tarafında olmasını istiyor. Gerekçe açık. Avrupa, en çok ihtiyaç duyduğu sistemleri başkasının iznine bağlı kalmadan değiştirebilmek ve geliştirebilmek istiyor.

Şimdi bu iki kuralın kapsadığı alanları, bir önceki bölümde Türkiye'nin en güçlü olduğu alanlarla yan yana koyun. Neredeyse birebir aynı liste.

Türkiye'nin SAFE'e katılım talebi Ekim 2025'ten beri Avrupa Komisyonu'nun önünde bekliyor. Katılım için yirmi yedi üyenin oybirliği gerekiyor ve süreç henüz sonuçlanmadı. Bu aritmetiği Almanya'daki lisans dengesini anlattığımız yazıda ayrıntılı işlemiştik.

Kapıdaki kural: Avrupa üretim eşiğinde bekleyen hava savunma sistemi

Tatra'ya geri dönmek

Baştaki soruya şimdi cevap verilebilir. SAFE'in iki kuralı, KORKUT gibi bir sistemin Avrupa içinde üretilmesinin neden stratejik bir seçenek hâline geldiğini gösteriyor. Kapı dışarıdan satışa dar açılıyorsa, içeriden girilir.

Üstelik ASELSAN bunu yapan ilk şirket değil. Son iki yılda Türk savunma sanayii Avrupa'ya büyük ölçüde bu yoldan girdi. Baykar İtalya'da Leonardo ile LBA Systems'ı kurdu ve köklü İtalyan uçak üreticisi Piaggio Aerospace'i satın aldı. TUSAŞ, Airbus ile birlikte İspanya'ya yeni nesil jet eğitim sistemi teslim edecek. Otokar, Romanya'da Automecanica'nın çoğunluk hissesini ve Mediaș'taki üretim tesisini aldı.

Bu örneklerin hepsi, kural yazılmadan önce ya da yazılırken, kuralın istediği şekle girmiş yapılar. Avrupa'da üretim, Avrupa'da ortaklık, Avrupa'da istihdam.

Ama bu yolun bir bedeli var ve onu saklamamak gerekiyor.

Tasarım yetkisinin Avrupa tarafında olması, Türkiye'de geliştirilmiş bir sistemin Avrupa sürümü üzerindeki son sözün Ankara'dan çıkması anlamına gelebilir. Ortak girişim kısa vadede pazar açar. Uzun vadede ise fikrî mülkiyetin nerede duracağı sorusunu masaya koyar. Bu sorunun tek bir doğru cevabı yok. Bazı ürünlerde tasarım yetkisini paylaşmak, Avrupa pazarına kalıcı giriş için makul bir bedel olabilir. Bazılarında ise bu bedel, kazanılacak pazardan daha ağır gelebilir.

Aynaya bakınca

Avrupa ile Türkiye arasındaki masa tek yönlü değil. Türkiye'nin de kapatması gereken açıklar var ve bunların bir kısmı tam da Avrupa'nın güçlü olduğu yerde duruyor.

Savunma sanayiinde yerlilik oranı 2025'te yüzde 81'i geçmişti; Eylül 2026'da yüzde 83'e ulaştığı açıklandı. Yüksek bir oran. Ama geriye kalan bağımlılık dağınık değil, belirli düğümlerde toplanıyor. Motorlar. İtki sistemleri. Üst düzey alt sistemler. On yıl önce Türkiye uçak motorundan radara, güdümlü mühimmattan helikoptere kadar geniş bir yelpazede dışarıdan alım yapıyordu. Bugün son ürün ithalatının büyük kısmı ortadan kalktı; bağımlılık ise araç, gaz türbini ve gemi motorlarında yoğunlaştı. Bu bağımlılığın siyasi sonuçlarını Almanya yazımızda tedarik takvimi üzerinden tartışmıştık.

Bir de daha şaşırtıcı bir açık var.

Barut.

Bir sektör raporuna göre Türkiye'nin yıllık barut ihtiyacı 600 ton civarında. Yurt içinde üretilebilen miktar ise 60 ile 100 ton arasında. Avrupa'ya mühimmatı en güçlü kartı olarak sunan bir sanayinin, merminin en temel girdisini büyük ölçüde dışarıdan alması üzerinde durulması gereken bir çelişki. Yerli KTJ-3200 turbojet motorunun ATMACA ve SOM füzelerine takılması gibi adımlar bazı açıkların kapanmaya başladığını gösteriyor. Ama tablo henüz değişmiş değil.

Verimlilik de benzer bir hikâye anlatıyor. Sektörde 3.500 civarında firma var, ama 2024'te 7,1 milyar dolarlık ihracatın yaklaşık 5,6 milyar dolarını ilk on şirket yaptı. Çalışan başına ihracat dört yılda 45 bin dolardan 100 bin dolara çıktı; hızlı bir artış. Küresel ölçekte başarılı oyuncularda ise bu rakam 300 bin dolar düzeyinde.

Ve bir sonraki eşik şimdiden görünüyor. Savunmada rekabet giderek platformdan yazılıma kayıyor: sensörü, veriyi, hedeflemeyi ve insansız sistemleri tek bir ağda birleştirebilen kazanıyor. Türkiye bu alana insansız sistemler üzerinden girdi. Ama otonom karar, güvenli haberleşme, uydu tabanlı istihbarat ve siber dayanıklılıkta derinlik daha yeni oluşuyor. Kritik mineraller de aynı listede. Eskişehir Beylikova'daki nadir toprak sahası, tahminen 12,5 milyon ton nadir toprak oksidiyle önemli; ama savunma değeri, cevheri işleyecek tesislerin kurulmasına bağlı. Bunu da teknopolitik düzen yazımızda ele almıştık.

Tam da burada bir fırsat saklı. Ortak üretim masası yalnız Türk ürünlerinin Avrupa'ya girdiği bir masa olmak zorunda değil. Avrupa'nın motor, itki ve alt sistemlerdeki birikimi aynı masada konuşulabilir. Avrupa ölçek ve hız istiyor; Türkiye üretim kapasitesiyle geliyor, erişim ve teknoloji arıyor. İyi kurulmuş bir ortaklık bu ikisini birbirine takas edebilir.

Tek kapı değil

Türkiye'nin bu pazarlıktaki elini güçlendiren bir şey daha var: Avrupa, Türk savunma sanayii için tek kapı değil.

Afrika, kıtalar arasında en düşük askerî bütçeye sahip olmasına rağmen Türk İHA'larının bir numaralı adresi oldu. Sebebi basit. Bir TB2'nin, benzer askerî İHA'ların yaklaşık dörtte bir fiyatına mal olduğu tahmin ediliyor. Terörle, sınır güvenliğiyle ve deniz tehditleriyle dar bütçeyle uğraşan ülkeler için bu fiyat belirleyici. Baykar'ın Fas'ta TB2 ve AKINCI üretimi için tesis kurması, bu kıtada da satıştan yerel üretime geçişin işareti.

Asya'da ortak üretim en az satış kadar önemli. Endonezya, KAAN'ın ve İstif sınıfı fırkateynin ilk yabancı müşterisi oldu; aynı ülkede ATMACA ve ÇAKIR füzeleri için ortak üretim, TB3 için ortak bir merkez kuruluyor. Malezya'da STM hem gemi hem İHA siparişi aldı. Körfez'de ise Suudi SAMI ve Emirlik EDGE ile kurulan ortaklıklar yerel üretimi, teknoloji transferini ve sermayeyi aynı pakette getiriyor. Ağustos 2026'da imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması da savunma sanayii işbirliğini açıkça öngörüyor.

Bu çeşitliliğin Avrupa pazarlığındaki anlamı şu: Tek bir pazara bağımlı olmayan bir sanayi, o pazarın her kuralını kabul etmek zorunda kalmaz. Hangi üründe kurala uyacağını, hangisinde uymayacağını kendisi seçebilir.

Kazanılacak olan

Doğru kurulursa bu ilişkinin Türkiye'ye kazandıracağı şey yalnızca satış değil.

Avrupa talebi, Türk fabrikalarının hatlarını daha dolu çalıştırması demek; dolu çalışan hat ise daha ucuz ürün. Bu da hem Türk ordusunun kendi envanterini hem de Asya'ya, Körfez'e, Afrika'ya yapılan satışları ucuzlatır. Avrupa'daki ortak girişimler Türk firmalarını kıtanın standartlarına, sertifika sistemine ve tedarik zincirine içeriden sokar. Bir Avrupa ordusunun envanterine girmiş olmak, başka pazarlarda bir referans mektubu gibi çalışır. Ve en önemlisi, motor ve alt sistemdeki açık, doğru bir ortaklıkta pazarlığın Türkiye tarafına yazılabilir.

Ufukta ne var?

Bazı gelişmelerin olumlu yönde büyüme ihtimali var; ama bunların hepsi aynı ağırlıkta değil.

Bugün elde olan, resmî ve imzalı yapılar: ASELSAN–CSG ortak girişimi, LBA Systems, Piaggio, Automecanica ve İspanya'daki jet eğitim programı. SAFE başvurusu ise incelemede.

Bunların ötesi ihtimal. SAFE'in yüzde 35 kuralı ilk bakışta bir duvar gibi görünüyor; ama AB içinde kurulan Türk ortaklı üretim hatlarını kuralın içine alan bir kapıya da dönüşebilir. ASELSAN–CSG modeli, özellikle İHA savunmasında ve çok kısa menzilli hava savunmasında, bu formülün ilk ciddi sınaması olacak. Avrupa'nın mühimmat talebinin kalıcılaşması ise Türkiye'de barut ve enerjik malzeme üretimine yapılacak yatırımın ekonomik gerekçesini güçlendirebilir. Böylece en temel iç açıklardan biri, dış talep sayesinde kapanabilir.

Türkiye'nin AB savunma programlarına tam ve eşit ortak olarak katılması ise bugün için bir temenni. Bunun için gereken oybirliği yok.

Önündeki engeller

Bu tabloyu bozabilecek şeyler de en az fırsatlar kadar gerçek.

Birincisi zaman. Sanayi mantığı hızlı işliyor, siyasi onay yavaş. SAFE katılımı yirmi yedi başkentin rızasına bağlı ve bir yıla yakındır sonuçlanmadı. En iyi sanayi uyumu bile tek bir vetoya takılabilir.

İkincisi rekabet. Avrupa'nın kendi üreticileri kadar ABD, Güney Kore ve İsrail de aynı açığa talip. Bazı Türk sistemleri, olgun alternatiflerle aynı uzunlukta bir operasyonel geçmişe henüz sahip değil.

Üçüncüsü Türkiye'nin kendi açıkları. Motor, itki ve barut bağımlılığı, ihracatın en çok talep gördüğü anda bir tedarik darboğazına dönüşebilir. Satılan her mermi, dışarıdan alınan barutla doluyorsa, talep arttıkça bağımlılık da artar.

Dördüncüsü coğrafya. Ortadoğu'daki tırmanma ve Ukrayna'daki savaş dış talebi canlı tutuyor; ama aynı gelişmeler Türkiye'nin kendi güvenlik ihtiyacını da büyütüyor. Bir gün iç envanter ile ihracat siparişi aynı üretim hattı için yarışabilir. Yaptırımlar, ittifak değişimleri ve bileşen erişimine konan kısıtlar ise her zaman gündemin bir kenarında duruyor.

Tatra'nın üstündeki taret

Avrupa, onlarca yıllık düşük yatırımın ardından savunmasını yeniden kurmaya çalışıyor ve ilk kez karşısındaki sorunun para değil fabrika olduğunu görüyor. Türkiye tam bu açığın ortasında duruyor: İHA'da ve mühimmatta güçlü, İHA savunmasında ve hava savunmasının bazı katmanlarında anlamlı, uzun menzilli atışta ise yarının adayı.

Ama tamamlayıcı olmak, içeri alınmak demek değil. Avrupa kapısını doğrudan satışa değil ortak üretime, yerel montaja ve paylaşılan tasarıma açıyor. Türk şirketlerinin bir kısmı bu kapıdan geçmeye çoktan başladı.

Çek kamyonunun üstündeki Türk taret bu yüzden küçük bir ayrıntı değil. Önümüzdeki on yılın savunma ilişkisinin nasıl şekillenebileceğine dair bir işaret.

İzlenmesi gereken şey ihracat rakamları değil. Tatra'nın üstündeki taret gibi yapıların çoğalıp çoğalmadığı, SAFE masasında oybirliğinin sağlanıp sağlanmadığı ve ortak üretim pazarlığının bir gün Türkiye'nin motor ve barut açığını kapatacak bir teknoloji paylaşımına dönüşüp dönüşmediği.


Kaynakça

  • Garanti BBVA Research
  • SIPRI
  • Avrupa Savunma Ajansı (EDA)
  • Avrupa Komisyonu
  • Bruegel
  • IISS
  • Avrupa Parlamentosu Araştırma Servisi
  • Savunma Sanayii Başkanlığı
  • Savunma ve Havacılık Sanayi İmalatçılar Derneği (SaSaD)
  • MÜSİAD
  • TÜİK
  • Anadolu Ajansı
  • CSG