Pakistan

Mekke Paktı: Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan

Mekke Ortak Savunma Anlaşması, dış saldırılara karşı ortak caydırıcılık ve kolektif savunma ilkeleriyle Hürmüz Boğazı gibi stratejik deniz yollarını korumayı hedefler. Anlaşma, bir imzacıya yönelik silahlı saldırının üç ülkeye de yapılmış sayılacağı ilkesini öngörürken, bölgedeki gerilimleri azaltmayı ve ekonomik altyapıyı güvence altına almayı amaçlar.

Mekke Paktı: Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan

İmzacılar, Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın tamamen savunma amaçlı olduğunu ve resmi olarak herhangi bir ülkeye yönelik olmadığını vurguluyor. Ayrıca, anlaşma; kolektif savunma ve tüm dış saldırganlıklara karşı ortak caydırıcılık başta olmak üzere, aynı istikrar hedeflerini paylaşan bölgedeki diğer ülkelere de açık tutulmaktadır. Anlaşmanın en önemli unsuru, imzacı devletlerden birine yönelik silahlı saldırının, üçüncü bir devlete yönelik saldırı olarak kabul edilmesi ilkesidir. Bu durum, mevcut güvenlik şemsiyelerinin genişletilmesini gerektirir. Orta Doğu'da tırmanan çatışmalar (ABD-İran savaşı ve Huti saldırıları) karşısında imzacılar, gerilimi azaltmaya, Kızıldeniz ve Hürmüz Boğazı gibi stratejik deniz ticaret yollarını korumaya ve ekonomilerini ile enerji altyapılarını güvence altına almaya çalışmaktadır. Aynı zamanda, askeri harekete geçme hakkının Birleşmiş Milletler himayesinde, yani BM Şartı'nın 51. Maddesi'nde belirtilen bireysel ve kolektif kendini savunma hakkına dayalı olarak kullanılacağı hükme bağlanmıştır. Anlaşma, imzacıların mevcut uluslararası yükümlülüklerini ortadan kaldırmamakta veya onlara zarar vermemektedir. Örneğin, Türkiye açısından bu anlaşma, NATO üyeliğini tamamlamakta ve güvenlik yüklerinin daha iyi paylaşılmasına hizmet etmektedir.

Anlaşma, ortak askeri tatbikatlar, personel değişimleri, istihbarat paylaşımı, hava savunması ve terörle mücadele dahil olmak üzere çok boyutlu askeri iş birliğinin güçlendirilmesi ve geliştirilmesi için de hükümler içermektedir. Pakt, bölgedeki mevcut huzursuzluk göz önüne alındığında, anlaşmanın tüm tarafları için hayati önem taşıyan ortak teknoloji ve üretim projelerinin hızlandırılmasını da hedeflemektedir. Ülkeler, sadece hazır silah satın almaya dayalı modellerden uzaklaşarak teknoloji transferi ve ortak geliştirme projeleri (T625 GÖKBEY helikopteri veya milli KAAN savaş uçağı programı gibi) için çaba göstermektedir. Pakt, şüphesiz ki üç gücün benzersiz yeteneklerini bir araya getirerek, bunların birbirini tamamlayıcı niteliği sayesinde planlanan iş birliğinin itici gücüne ve genel potansiyeline katkıda bulunmaktadır. Bu özelliklerin birleşimi, ittifaka bölgedeki diğer güçleri dengeleyen ve tamamen yeni bir güvenlik mimarisi oluşturma imkânı tanımaktadır. Anlaşmanın üç imzacısı da bölgesel güvenliği güçlendirmeye yönelik ortak çıkarlarını vurgularken, pakte katılmak için olan motivasyonları birkaç temel noktada farklılık göstermektedir. Her bir ülke, anlaşmayı kendi stratejik ve ekonomik öncelikleri ile iç güvenlik zorlukları perspektifinden değerlendirmektedir.

Suudi Arabistan için bu ittifak, savunma ortaklıklarını çeşitlendirmeye yönelik bir adım niteliği taşıyor. Hedef, "güvenlik katmanları" oluşturmak ve bölge ülkelerinin sorunlarını bağımsız olarak çözmesini sağlayan "bölgesel sahiplenme" ilkesini hayata geçirmek. Bu durum, Orta Doğu'daki tekrarlayan huzursuzlukların ABD'nin krizi yönetme kapasitesini ortaya çıkardığı ve geleneksel Amerikan güvenlik şemsiyesinin güvenilirliği konusunda ciddi şüpheler uyandırdığı, böylece bölge ülkelerini alternatif koruma biçimlerine yönelttiği bir dönemde özellikle önem kazanıyor. Yeni imzalanan anlaşma ile Riyad, yalnızca konumunu güçlendirmeyi değil, aynı zamanda petrol altyapısını ve iddialı kalkınma planlarını İran ve milislerinin saldırılarından korumayı amaçlıyor. Öte yandan Türkiye, savaşa doğrudan müdahil olmaktan kaçınarak sınırındaki güvenlik ve ekonomik durumu istikrara kavuşturmaya çalışıyor; bu hedef, Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın konuşmalarında sıkça vurgulanıyor. Ankara, aynı zamanda uluslararası arenada daha belirgin bir rol üstlenme konusundaki artan iddiasını da gözler önüne seriyor. Böylece bu pakt, Türkiye'nin Orta Doğu'daki siyasi ve askeri etkisini artırıyor, Suudi yatırımlarına erişim sağlıyor ve gelişen savunma sanayii için yeni pazarlar açıyor.

Pakistan, Türkiye gibi, ekonomisini etkileyen krizi yatıştırmaya çalışıyor. Askeri iş birliği karşılığında, Suudi Arabistan ve Kuveyt gibi zengin Körfez ülkelerinden hayati finansal destek, yatırım ve enerji sektöründe iş birliği bekliyor. İmzacılar anlaşmayı resmi olarak tamamen savunma amaçlı ve herhangi bir belirli varlığa yönelik olmadığını beyan etseler de, bu ittifakın son zamanlarda Suudi topraklarını ve petrol altyapısını defalarca hedef alan İran'ın ve İran destekli Yemen'deki Houthi milislerinin artan saldırganlığına ile Irak'taki Şii milislerine doğrudan bir yanıt olarak kurulduğu açıktır. Bu nedenle Tahran'ın anlaşmaya açık bir şüphe ve eleştiriyle yaklaşması şaşırtıcı değildir. İranlı milletvekili Ebrahim Rezaei, Suudileri uyararak, "Türkiye ve Pakistan ile yapılan kağıt üzerinde bir anlaşma güvenliklerini garanti etmeyeceğini" belirtti; tıpkı yıllardır Amerikalılara yakınlaşmanın onlara yardımcı olmaması gibi ve Riyad'a güvenlik için başkalarına yalvarmak yerine politikalarını reforme etmesini tavsiye etti.

Hindistan, bu anlaşmayı özellikle komşu bölgesi ve Pakistan ile gergin ilişkileri nedeniyle büyük bir dikkat ve endişeyle izlemektedir. Uzmanlar, anlaşmanın muhtemelen nükleer bir bileşen içermediğini değerlendirse de, Pakistan'ın nükleer silaha sahip tek Müslüman çoğunluklu ülke olması gerçeği son derece önemlidir. Önemli bir nokta olarak, Pakistan'ın caydırıcılık doktrini geleneksel olarak İslamabad'ın Hindistan'dan algıladığı tehdide odaklanmıştır.