Değişen tehdit ortamı Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ı hangi alanlarda birbirine yaklaştırıyor? Savunma sanayii işbirliği bu yakınlaşmayı nasıl somut bir askeri kapasiteye dönüştürebilir? Bu iş birliği hangi coğrafyalarda operasyonelleşebilir? Nebahat T. Yaşar yazdı.
İlk yazıda Mekke Paktı’nın ne olduğuna, askeri açıdan ne kadar gerçekçi bir çerçeve sunduğuna ve tarafların “bölgesel sahiplenme” söylemiyle nasıl daha geniş bir güvenlik düzeni arayışına işaret ettiğine bakmıştık. Yani daha çok “nasıl çalışabilir?” ve “ne kadarı mümkün?” sorularının peşinden gitmiştik.
Fakat bir savunma paktının gerçek ağırlığını zaman içinde hangi somut işbirliklerini üretebildiği belirler. Bu nedenle bu yazıda bir adım daha ileri giderek üç sorunun izini süreceğim: Değişen tehdit ortamı, üç ülkeyi hangi alanlarda birbirine yaklaştırıyor? Savunma sanayii işbirliği bu yakınlaşmayı nasıl somut bir askeri kapasiteye dönüştürebilir? Ve bu işbirliği hangi coğrafyalarda, hangi tür güvenlik görevleri etrafında operasyonelleşebilir?
Bu sorular bizi ister istemez paktın geçmişine götürüyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, anlaşmayı nihai hale getirme çalışmalarının iki yıl sekiz ay sürdüğünü ve sürecin Ocak 2024’te başladığını özellikle belirtti.
Ancak üç ülke arasındaki savunma işbirliğinin izleri aslında daha geriye gidiyor. Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan Üçlü Savunma İşbirliği toplantılarının ilki Ağustos 2023’te Riyad’da yapıldı. Bu toplantı, Ankara-Riyad ilişkilerinin normalleşmeye başlamasından sonra gerçekleşebilmişti.
Buna rağmen Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, paktın başlangıç noktası olarak bu ilk toplantıyı değil, Ocak 2024’te Rawalpindi’de gerçekleştirilen ikinci toplantıyı işaret ediyor. Bu tarih seçimi önemli, çünkü böyle bakıldığında Ankara ortak savunma paktının şekillenme sürecini, 7 Ekim saldırılarının ve ardından bölgesel güvenlik ortamında yaşanan sert kırılmanın sonrasına yerleştiriyor.
Söylemdeki bu tercih neden önemli?
7 Ekim 2023 sonrasında başlayan savaş, ardından İran ile İsrail arasındaki 12 Gün Savaşı ve 2026’daki ABD-İsrail-İran çatışması bölgedeki tehdit algısını önemli ölçüde değiştirdi. Füze ve İHA saldırıları artık yalnızca cephe hattındaki askeri hedefleri değil; enerji tesislerini, limanları, hava üslerini, sanayi bölgelerini ve kritik ulaştırma hatlarını da doğrudan tehdit ediyor.
Türkiye ve Suudi Arabistan’ın savunma sanayisi potansiyeli
Bu yeni ortam, Türkiye ile Suudi Arabistan arasında zaten gelişmekte olan savunma sanayii ilişkisine farklı bir stratejik anlam kazandırdı ama zaten Türkiye açısından mali gücü yüksek Suudi Arabistan, hızla uluslararasılaşan Türk savunma sanayii için hem büyük bir pazar hem de yeni projeler açısından potansiyel yatırım ve üretim ortağı.
Riyad açısından da Türkiye cazip bir ortak. Suudi Arabistan’ın Vizyon 2030 kapsamında iddialı bir savunma sanayii yerlileştirme programı bulunuyor. Amaç yalnızca daha fazla silah satın almak değil, bu harcamaların giderek daha büyük bölümünü ülke içinde üretime, teknoloji transferine ve insan kaynağı geliştirmeye yönlendirmek.
Burada Körfez içi rekabeti de hesaba katmak gerekiyor. Suudi Arabistan, savunma sanayinin geliştirilmesi konusunda özellikle BAE’nin yakaladığı ivmenin gerisinde kalmak istemiyor ama yine de hedeflediği yerlileştirme oranının gerisinde.
Türk şirketleri bu açığı kapatmak açısından uygun ortaklardan biri olarak öne çıkıyor. 2023’te Akıncı tedarikiyle başlayan süreç yalnızca nihai ürün satışına dayanmadı. Suudi Arabistan Askeri Sistemleri SAMI şirketiyle Baykar arasında Akıncı sistemlerinin önemli bölümünün Suudi Arabistan’da üretilmesine yönelik anlaşmalar yapıldı; bunu Baykar, Aselsan ve Fergani gibi Türk şirketleriyle yerelleştirme ve teknoloji işbirliğini hedefleyen yeni mutabakatlar izledi.
Riyad bu hedefine sadece Türkiye ile yürümüyor. Batılı tedarikçilerle ilişkisi devam ederken, örneğin Çinli şirketlerle de savunma sanayinde işbirliğini genişletiyor. Pakistan ise bu tabloya farklı bir üretim ekosistemi ve özellikle hava platformları, İHA’lar, mühimmat ve hava savunması alanındaki kapasitesiyle ekleniyor.
Dolayısıyla Mekke Paktı’nın savunma sanayii boyutu sıfırdan kurulacak bir işbirliğine değil, halihazırda gelişmekte olan ikili ilişkilerin üçlü ve daha kurumsal bir çerçeveye taşınması ihtimaline dayanıyor.
Ama neden şimdi daha önemli?
Çünkü küresel savunma piyasasının çalışma biçimi de değişiyor.
Bugün yalnızca Ortadoğu değil, Avrupa’dan Asya’ya birçok bölge aynı anda yeniden silahlanıyor. Bu da savunma sanayii üretim kapasitesi üzerinde çok ciddi bir baskı yaratıyor. Satın alma gücüne sahip olmak artık ihtiyaç duyulan sistemi veya mühimmatı istediğiniz anda temin edebileceğiniz anlamına gelmiyor.

Son savaşlar bunun özellikle hava savunması ve mühimmat alanında ne kadar kritik olduğunu gösterdi. Ukrayna savaşı, güdümlü mühimmatın ve hava savunma önleyici füzelerinin savaş zamanında barış dönemi üretim kapasitesinin çok üzerinde tüketilebildiğini ortaya koydu. Aynı zamanda tükenen mühimmatın ve füzelerin hızlı biçimde yeniden üretilmesinin mevcut üretim kapasitesiyle ne kadar zor olduğunu da gösterdi.
Körfez ülkeleri de bu zorlu gerçekle son savaşta yüzleştiler. Pahalı ve teknolojik olarak gelişmiş hava savunma sistemlerine sahip olmanın tek başına yeterli olmadığını, yeterli önleyici füze stoku yoksa veya bu mühimmatı savaş sürerken hızla yenileyemiyorlarsa bu sistemlerin operasyonel değerinin hızla azaldığını, hatta savaşta çok kolay hedefler haline geldiğini tecrübe ettiler. Dolayısıyla mesele artık yalnızca hangi hava savunma sistemine sahip olduğunuz değil, savaş uzadığında onu ne kadar süre kullanmaya devam edebildiğiniz.
Tam da bu nedenle yerlileşme, ortak üretim ve tedarik zincirlerinin çeşitlendirilmesi ekonomik hedefler olmaktan çıkıp doğrudan güvenlik politikasının parçası haline geliyor. Suudi Arabistan’ın SAMI üzerinden yürüttüğü yerlileştirme hamlesi de Türkiye’nin kritik platform ve alt sistemlerde dışa bağımlılığı azaltmaya yönelik uzun süredir izlediği stratejik özerklik politikası da bu yeni ortamda daha fazla önem kazanıyor.
Peki savunma sanayii paktın neresinde?
Burada haklı olarak şu soruyu sorabilirsiniz: Bütün bunların Mekke Paktı ile doğrudan bağlantısı ne?
İlk yazıda Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın askeri kapasitelerinin birbirine benzemekten ziyade tamamlayıcı olduğundan söz etmiştim. Fakat tamamlayıcı kapasitelere sahip olmak, üç ordunun otomatik olarak birlikte çalışabileceği anlamına gelmiyor. Suudi Arabistan’ın envanteri özellikle savaş havacılığı ve hava-füze savunmasında büyük ölçüde Amerikan ve diğer Batılı sistemlere dayanıyor. Pakistan giderek daha fazla Çin menşeli platform kullanıyor. Türkiye ise NATO standartları içerisinde faaliyet gösterirken aynı zamanda giderek genişleyen kendi yerli savunma ekosistemini oluşturuyor.

Dolayısıyla üç ülkenin bugün ortak bir teknolojik zemini yok. Tam da bu nedenle savunma sanayii, paktın geleceği açısından önemli hale geliyor.
Ortak üretim yalnızca daha fazla silah üretmek anlamına gelmez. Bir platformu birlikte üretmeye başladığınızda ortak mühimmat, bakım, yedek parça, eğitim, lojistik ve teknik standartlar da zaman içinde oluşmaya başlar. Mühendisler, askeri personel ve şirketler arasında kalıcı ilişkiler gelişir. Aynı sistemleri kullanan orduların müşterek eğitim ve harekât yürütmesi de giderek kolaylaşır.
Başka bir ifadeyle, savunma sanayii işbirliği siyasi bir savunma taahhüdünü zaman içinde maddi bir askeri altyapıya dönüştürebilir.
Akıncı gibi İHA sistemlerinin ortak üretimi, mühimmat üretimi, elektronik harp, radar ve hava savunması alanındaki projeler veya ileride KAAN gibi daha büyük programların etrafında oluşabilecek işbirlikleri bu nedenle yalnızca ticari değer taşımıyorlar. Bunlar aynı zamanda paktın bugün henüz sahip olmadığı ortak lojistik zincirlerini, teknik standartları ve sınırlı birlikte çalışabilirlik alanlarını yaratabilir. Bu noktada buraya not düşelim, bunlar otomatik olarak ortaya çıkacak sonuçlar değil, bu üç ülkenin buna yönelik hedefleri olması gerekir.
Elbette bunun NATO benzeri entegre bir askeri mimariye dönüşmesi gerekmiyor. Hatta üç ülkenin farklı tedarik ekosistemleri, siyasi tercihleri ve mevcut ittifak ilişkileri dikkate alındığında böyle bir hedef pek gerçekçi de görünmüyor. Türkiye’nin NATO üyeliği nedeniyle paylaşabileceği askeri bilgi ve teknoloji konusunda sınırları var. Suudi Arabistan ABD ile kapsamlı güvenlik ilişkilerini koruyor. Pakistan ise Çin ile derin bir savunma ilişkisine sahip.
Bu nedenle Mekke Paktı’nın önündeki daha gerçekçi yol, bu farklı ilişkileri ortadan kaldırmak değil, onların üzerine belirli alanlarda ortak bir üretim ve operasyon katmanı eklemek.
İlk yazıda kullandığım ifadeyle, burada hedef “tam entegrasyon” değil, “yeterli birlikte çalışabilirlik”. Savunma sanayii işbirliği de bunun en somut araçlarından biri olabilir.
Bu model, bölgede ortaya çıkmakta olan daha geniş güvenlik anlayışıyla da uyumlu. Son savaşların ardından devletler yalnızca daha fazla silahlanmaya değil; alternatif ulaştırma güzergâhlarına, dağıtılmış enerji ve sanayi altyapısına, farklı tedarikçilere, daha büyük stoklara ve birbiriyle örtüşen güvenlik ortaklıklarına yatırım yapıyor.
Yani yeni güvenlik anlayışının temelinde tek bir merkeze bağımlılığı azaltmak var.
Bu nedenle Mekke Paktı’nın da tek bir ortak komuta altında bütünleşmiş üç ordudan ziyade, ortak üretim, kritik stoklar, lojistik ağlar, erken uyarı, deniz güvenliği ve belirli kriz senaryoları etrafında birbirine bağlanan modüler bir güvenlik ağına dönüşmesi daha olası görünüyor. Paktın nerede ve hangi tehditlere karşı operasyonelleşebileceği sorusunun cevabı da tam burada, savunma sanayii ile değişen bağlantısallık haritasının kesiştiği noktada yatıyor.
Bölgesel düzenin coğrafyası
Savunma sanayii bu paktın askeri kaldıracıysa, altyapı ve bağlantısallık da onun coğrafyasını belirliyor. Çünkü bugün Körfez’deki bir enerji tesisi, Kızıldeniz’deki bir liman, Hint Okyanusu’ndaki bir deniz rotası ya da yüzlerce kilometre uzanan bir boru hattı aynı güvenlik denkleminin parçası haline gelmiş durumda.
Son savaşlar bu değişimi oldukça sert biçimde gösterdi. Özellikle 2026’daki ABD-İsrail-İran savaşı, uzun menzilli füzeler ve İHA’larla yalnızca askeri tesislerin değil, ekonomik altyapının da stratejik ölçekte hedef alınabildiğini ortaya koydu. Körfez’de enerji tesisleri, rafineriler, LNG altyapısı ve limanlar saldırılardan etkilendi. Aynı zamanda Hürmüz Boğazı’ndaki ticari trafik dramatik biçimde düştü.
Bu bize önemli bir şey söylüyor. Eskiden bölgenin kırılganlığı denildiğinde ilk akla gelen Hürmüz, Babülmendep veya Süveyş gibi birkaç kritik geçiş noktasıydı. Şimdi ise zafiyet noktası giderek ekonomik ağın tamamı haline gelmiş durumda. Yani rafineriler, LNG terminalleri, boru hatları, limanlar, depolama tesisleri, elektrik altyapısı ve sanayi bölgeleri.
Bu nedenle toprak güvenliği ile ekonomik dolaşımın güvenliği arasındaki çizgi de giderek bulanıklaşıyor.
Ne demek istiyorum? Şöyle anlatayım:
Dünyanın genelinde ekonomik altyapı planlamasında verimlilik ve yoğunlaşma ön planda. Daha büyük limanlar, dev rafineriler, merkezi sanayi kümeleri ve bunların arasında mümkün olan en kısa ulaşım yolları. Fakat birkaç tesis veya birkaç geçiş noktası toplam ihracat kapasitesinin çok büyük bir bölümünü taşıyorsa, bunlar aynı zamanda son derece cazip stratejik hedeflere dönüşüyor. Bir füzenin yarattığı fiziksel hasar sınırlı olsa bile enerji fiyatlarına, deniz ticaretine ve küresel tedarik zincirlerine etkisi çok daha geniş olabiliyor.
İşte bu nedenle son savaşlardan herkes için çıkan ders yalnızca “daha güçlü hava savunması gerektiği” değil, aynı zamanda “daha fazla alternatif gerektiği.” Alternatif limanlar, alternatif boru hatları, farklı ulaşım koridorları, dağıtılmış depolama ve üretim tesisleri, daha geniş mühimmat stokları ve birden fazla güvenlik ortağı…
Başka bir ifadeyle, güvenlik politikasının anahtar kelimelerinden biri artık yedeklilik.
Mekke Paktı neden yalnızca askeri ittifak değil?
Bu açıdan Mekke Paktı’nı yalnızca yeni bir askeri ittifak olarak düşünmek eksik kalır. Pakt, güvenlik, ekonomik dayanıklılık ve bağlantısallığın giderek birbirine bağlandığı daha geniş bir bölgesel dönüşümün güvenlik ayağı olarak da okunabilir.
Güvenliğin jeoekonomi ve altyapı bağı yeni de değil üstelik.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Nisan 2024’teki Bağdat ziyaretini hatırlayalım. Türkiye ve Irak o dönemde yalnızca Körfez’i Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlamayı amaçlayan Kalkınma Yolu projesini konuşmadı. Aynı ziyaret sırasında güvenlik, askeri eğitim ve savunma sanayii alanlarında da işbirliği adımları atıldı. Türk yetkililer Kalkınma Yolu’nun güvenliği ile PKK tehdidi arasında doğrudan bağlantı kurdu.
Örneğin Hindistan ve BAE, stratejik petrol depolama da dahil olmak üzere enerji alanındaki düzenlemelerini genişlettikleri bir dönemde; deniz güvenliği, ortak eğitim, savunma sanayii iş birliği, siber savunma ve güvenli iletişim konularını kapsayan stratejik bir savunma çerçeve anlaşması imzaladılar.
Bu eğilim yalnızca Ortadoğu’ya da özgü değil. Doğu Akdeniz’de de Yunanistan, Güney Kıbrıs ve İsrail, son on yılda enerji iş birliğini, elektrik ve doğal gaz bağlantılarını, savunma tedarikini ve hava ile deniz tatbikatlarını eş zamanlı olarak yoğunlaştırdı.
Sonuçta ortaya çıkan mantık oldukça basit. İçinden geçtiği coğrafya güvenli değilse, ulaştırma koridorunun ekonomik değerini korumak da zorlaşıyor.
Son yıllardaki savaşlar bu denklemi daha da genişletti. Artık mesele yalnızca bir demiryolunun veya boru hattının geçtiği ülkenin siyasi istikrarı değil. Limanların, enerji terminallerinin ve deniz rotalarının füze, İHA, sabotaj veya abluka karşısında ne kadar dayanıklı olduğu da bağlantısallığın parçası.
Nitekim Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve Mısır’dan oluşan R4 grubu, Haziran 2026 tarihli açıklamasında bölgesel çatışmayı yalnızca devlet güvenliğine yönelik bir tehlike olarak değil; aynı zamanda enerji piyasaları, uluslararası denizcilik rotaları, küresel tedarik zincirleri ve uluslararası ticaret için de bir tehdit olarak tanımlamışlardı.
Bu, Mekke Paktı’nın potansiyel kapsamını anlamak açısından önemli.
Çünkü anlaşma Kalkınma Yolu’nu, Orta Koridor’u veya İslamabad-Tahran-İstanbul demiryolunu korumak üzere kurulmuş bir “koridor ittifakı” değil. Dolayısıyla ortaya hayali bir “Mekke koridoru” çıkarmaya çalışmak da doğru olmaz.
Daha anlamlı olan, paktı oluşmakta olan bir “ağlar ağının” güvenlik bileşeni olarak düşünmek.
Bölgedeki gelişmeler zaten bu yönde ilerliyor.
Türkiye birkaç yıldır kendisini Avrupa ile Asya arasında ulaşım, enerji ve ticaret ağlarının kesiştiği bir merkez olarak konumlandırmaya çalışıyor. Irak Kalkınma Yolu, Körfez’deki Büyük Fav Limanı’nı Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlamayı hedefliyor. Türkiye, Irak, Katar ve BAE bu proje etrafında işbirliği geliştiriyor.
Pakistan ise başka bir bağlantı noktası sunuyor. Ankara ile İslamabad, İslamabad-Tahran-İstanbul hattının yeniden canlandırılmasının yanı sıra limanları, lojistik merkezlerini ve özel ekonomik bölgeleri içeren daha geniş ulaşım bağlantıları üzerinde çalışıyor.
Suudi Arabistan ise bu ağın Körfez ve Kızıldeniz ayağında yer alıyor. Türkiye, Suriye, Ürdün ve Suudi Arabistan arasında yeniden kurulması tartışılan demiryolu bağlantısı. Burada da mesele yalnızca eski Hicaz Demiryolu’nu sembolik olarak canlandırmak değil. Ankara, Avrupa’yı Türkiye üzerinden Levant’a ve oradan Suudi Arabistan’a bağlayabilecek modern bir yük ve yolcu koridoru oluşturmak istiyor. Ankara’nın bu projeyi Hürmüz çevresindeki kırılganlıklarla ilişkilendirmesi de bağlantısallığın nasıl bir güvenlik meselesine dönüştüğünü gösteriyor. Bir de Suudi Arabistan, Doğu- Batı Botu Hattını ve Yanbu Limanını, Hürmüz’e alternatif rota olarak genişletmek istiyor.
Pakistan’da da benzer bir mantık ortaya çıkıyor. Enerji ithalatının büyük bölümünün Hürmüz’e bağımlı olması İslamabad’ı stratejik rezervler, rafineri kapasitesi ve yeni depolama tesisleri üzerine düşünmeye zorluyor. Körfez üreticilerinin petrol ürünlerini Pakistan topraklarında depolamasına yönelik girişimler de aynı arayışın parçası.
Tüm hedefler, İran, BAE, ve Yemen’deki Husilerin gelecekte işbirliğine ihtiyacı beraberinde getiriyor.
Fakat başka bir kritik nokta da şu. Bu güzergâhların hiçbiri tek başına diğerinin alternatifi değil, olmazlar da. Tam tersine, son krizlerin öğrettiği şey bir koridoru başka bir koridorla değiştirmekten ziyade, mümkün olduğunca çok seçeneğe sahip olmanın değerli olduğu. Hürmüz çalışmazsa Kızıldeniz; bir deniz yolu kesilirse kara veya demiryolu; bir depolama merkezi vurulursa başka bir ülkedeki stok devreye girebilmeli. Yani yeni sistemin mantığı merkezileşme değil, dağıtılmış dayanıklılık.
Pakt işte bu alanda operasyonelleşebilir. Muhtemelen de Mekke Paktı’nın somut askeri değeri de burada daha görünür hale gelecek.
Paktın ekonomik ve stratejik ayağı
Paktın operasyonelleşmesi illa ki üç ülkenin büyük kara birliklerini aynı cephede savaştırması anlamına gelmeyebilir. Çok daha gerçekçi işbirliği alanları, bu ekonomik ve stratejik ağların korunması etrafında ortaya çıkabilir.
Bunların başında Kızıldeniz ve bağlantılı deniz yollarının güvenliği geliyor. Anlaşmanın imzalanmasının ardından Hakan Fidan’ın Türkiye’nin güvenlik çıkarlarını Kızıldeniz’deki deniz trafiğinin korunmasıyla doğrudan ilişkilendirmesi bu açıdan dikkat çekici.
İkinci alan kritik altyapı savunması olabilir. Mekke Paktı, rafineriler, LNG tesisleri, limanlar, boru hatları ve enerji terminallerini füze ve IHA saldırılarından daha etkin korumak için, hava savunması, erken uyarı, elektronik harp ve karşı-İHA sistemlerine birlikte yatırım yapmayı, ortak sistemler geliştirmeyi tercih edebiler.
Üçüncü alan lojistik ve stratejik stoklar. Ortak mühimmat üretiminden yakıt depolamaya, liman ve üs erişiminden bakım merkezlerine kadar uzanan bir ağ, kriz anında üç ülkenin birbirine ne kadar hızlı destek verebildiğini belirleyebilir.
Dördüncü alan ise istihbarat ve erken uyarı paylaşımı. Füze ve İHA saldırılarının menzili büyüdükçe Körfez, Kızıldeniz ve Hint Okyanusu’ndaki tehditleri birbirinden bağımsız güvenlik alanları olarak ele almak giderek zorlaşıyor. O nedenle Mekke Paktı’nın başarısı bunu nasıl ve ne ölçüde başaracağıyla da doğrudan ilintili olacak.
Dolayısıyla paktın muhtemel coğrafyası da yalnızca üç ülkenin ulusal topraklarından ibaret olmayabilir. Daha gerçekçi güvenlik alanı, Doğu Akdeniz’den Kızıldeniz’e, Körfez’den Umman Denizi ve Pakistan’a uzanan deniz, enerji ve lojistik ağlarının kesiştiği geniş bir yay olabilir.
Bu, kesintisiz tek bir jeopolitik koridor değil. Farklı ülkelerin yönettiği, farklı güzergâhlardan oluşan ve kimi zaman birbirleriyle rekabet eden bir sistem. Ve tam da bu nedenle Mekke Paktı’nın muhtemel yapısı da merkeziyetçi olmaktan ziyade modüler olabilir.
Türkiye neden bunun içinde?
Bu çerçeve, Türkiye açısından başka bir soruya da cevap veriyor: NATO üyesi olan Ankara neden ayrıca böyle bir güvenlik mekanizmasına ihtiyaç duyuyor?
Ankara’nın bakış açısından bölgesel güvenlik kapasitesi olmadan bölgesel bağlantı stratejik olarak savunmasız kalmakta. Bu durum, Türkiye’nin zaten NATO tarafından korunmasına rağmen, bu anlaşmanın Türkiye için neden önemli olduğunu potansiyel olarak açıklıyor. NATO, Türkiye’nin toprak güvenliğini son derece etkili bir şekilde koruyor, ancak Ankara’nın ekonomik ve stratejik çıkarları açısından giderek daha önemli gördüğü Körfez-Kızıldeniz-Güney Asya bağlantı alanlarındaki NATO’nun rolü hem hızla ortadan kalkmış durumda hem de NATO özellikle bu coğrafyalarda Türkiye’nin bölge politikalarıyla, güvenlik algılarıyla örtüşme konusunda çok iyi bir geçmişe sahip değil.
Üstelik Türkiye burada yalnızca güvenlik talep eden taraf değil. Ankara aynı anda güvenlik sağlayıcısı, savunma sanayii üreticisi ve bağlantısallık merkezi olmayı hedefliyor. Yani çatışma sonrası Ortadoğu’da bir bölgesel düzen kurulacaksa bunun en baştan parçası olmak istiyor. Dolayısıyla paktın Türkiye açısından asıl stratejik değeri yeni bir savunma garantisi elde etmekten ziyade, çatışma sonrası bölgenin güvenlik, sanayi ve ulaşım ağlarının nasıl şekilleneceğinde söz sahibi olmak.
Türkiye açısından yeni imkânlar, yeni riskler
Bütün bunlar Türkiye açısından önemli fırsatlar yaratıyor. Ankara, savunma sanayii üreticisi, güvenlik sağlayıcısı ve Avrupa ile Asya arasındaki bağlantısallık ağlarının önemli bir düğüm noktası olma hedeflerini aynı çerçeve içinde bir araya getirebilir. Fakat bu ağlar derinleştikçe Türkiye’nin yalnızca bölgesel etkisi değil, üstlendiği riskler de büyüyecek.
İlk yazıda bunlardan birine değinmiştim. Mekke Paktı’nın Türkiye’yi doğrudan güçlü çıkarlarının bulunmadığı krizlere daha fazla angaje etme ihtimali. Pakistan’ın Hindistan, Suudi Arabistan’ın Körfez ve Kızıldeniz, Türkiye’nin ise Suriye, Irak, Doğu Akdeniz ve Rusya ekseninde farklı güvenlik öncelikleri bulunuyor. Anlaşmanın askeri desteğin biçimini siyasi istişareye bırakması taraflara önemli bir esneklik sağlıyor. Ancak pakt somut askeri ve ekonomik ağlarla desteklenmeye başladıkça bu esnekliği korumak da giderek zorlaşacaktır.
Çünkü burada artık yalnızca kağıt üzerindeki bir karşılıklı savunma taahhüdünden söz etmiyoruz. Ortak mühimmat üretimi, bakım merkezleri, hava savunması, erken uyarı ağları, liman erişimi veya stratejik stoklar geliştirilirse ülkeler birbirlerinin güvenliğine maddi olarak da bağlanmaya başlayacaklar. Bir ortaklığın maliyeti, tam da başarılı oldukça artabilir. Suudi Arabistan’daki ortak bir üretim tesisinin, Kızıldeniz’de kullanılan bir lojistik ağın veya Pakistan’la geliştirilen ortak bir platformun güvenliği zaman içinde Türkiye’nin de doğrudan güvenlik meselesine dönüşecektir.
Savunma sanayii işbirliğinin kendisi de ikinci bir ikilem yaratıyor. Suudi Arabistan’ın Türkiye ile işbirliğinin temel amaçlarından biri kendi savunma sanayisini yerlileştirmek; Pakistan da zaten güçlü bir yerli üretim altyapısına sahip. Dolayısıyla Türkiye’nin bugün ihracat yaptığı veya ortak üretim geliştirdiği ülkeler, teknoloji transferi ve üretim kapasitesi kazandıkça bazı pazarlarda gelecekte Türk şirketlerinin rakipleri haline gelebilirler. Ankara açısından mesele bu nedenle yalnızca savunma sanayi ihracatını desteklemek değil. Ortak üretim, teknoloji paylaşımı ve uzun vadeli sanayi rekabeti arasındaki dengeyi kurabilmek.
Buna bir de Türkiye’nin içinde bulunduğu farklı teknoloji ve ittifak ekosistemleri ekleniyor. Suudi Arabistan’ın savunma altyapısında ABD ve diğer Batılı üreticilerin ağırlığı sürerken Pakistan’ın Çin ile son derece derin bir savunma ilişkisi bulunuyor. Türkiye ise bir yandan kendi teknolojik özerkliğini artırmaya çalışırken diğer yandan NATO sisteminin içinde kalıyor. Mekke Paktı derinleştikçe hangi askeri teknolojinin, verinin veya operasyonel bilginin hangi ortakla paylaşılabileceği çok daha hassas bir meseleye dönüşebilir. Ankara’nın farklı ortaklıkları arasında bugüne kadar kullandığı esneklik, daha derin bir askeri-sanayi entegrasyonu söz konusu olduğunda, özellikle NATO ile ilişkilerinde zorlayıcı bir başlık haline gelebilir.
Benzer bir sorun bağlantısallık açısından da ortaya çıkıyor. Türkiye için Kızıldeniz’den Körfez’e ve Güney Asya’ya uzanan ekonomik ağların güvenli hale gelmesi kuşkusuz avantajlı. Ancak bu güzergâhları stratejik güvenlik alanları olarak tanımlamak, Ankara’nın güvenlik çıkarlarının coğrafyasını da genişletiyor. Bir başka ifadeyle Türkiye kendisini ne kadar başarılı biçimde bir bağlantısallık merkezine dönüştürürse, bu bağlantıları koruma ihtiyacı da o kadar artacaktır.
Bu nedenle Türkiye açısından Mekke Paktı’nın temel ikilemi, ilk yazıda tartıştığım stratejik özerklik meselesine geri dönüyor; fakat bu kez çok daha maddi bir biçimde. Ankara yeni ortaklıklar kurarak hareket alanını genişletmek istiyor, ancak ortak üretim tesisleri, lojistik ağlar, kritik altyapılar ve karşılıklı güvenlik taahhütleri arttıkça bu ortaklıklardan bağımsız hareket etmenin maliyeti de yükseliyor.
Dolayısıyla daha fazla bölgesel nüfuz yalnızca daha fazla fırsat değil; daha fazla sorumluluk, bağımlılık ve maliyet de yaratıyor. Türkiye açısından asıl soru Mekke Paktı’nın ne kadar büyüyeceği değil, Ankara’nın bu yapı içinde etkisini artırırken hareket serbestisini ne ölçüde koruyabileceği olacak.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 17 Ağustos 2026’da yayımlanmıştır.


